saglikli bir yasam icin su icin

Yaz aylarında sıcaklığın artmasıyla birlikte özellikle su ve sıvı tüketiminin önemi de artmaktadır. Terleme ile vücuttan sıvı atımı arttığı için vücudun su ihtiyacı da artmaktadır.

Günlük sıvı ihtiyacı kg başına 35 ml’dir. Yani kg başına 35 ml su tüketilmelidir. Dünya Sağlık Örgütü sıvı kaybını önlemek için günde en az 10 bardak; erkekler için 14 bardak su tüketilmesini önermektedir. Bununla birlikte terlemeyle kaybedilen sıvı ve mineralleri yerine koymak için sade soda tüketilmelidir.

Gün içerisinde diüretik etki gösteren çay, kahve gibi içeceklerin sıvı atılımını arttıracağı için fincan başına 1 bardak su ilave olarak içilmelidir.

Yaz sıcaklarında alternatif olarak buzlu yeşil çay, sodalı ayran, komposto (şekersiz), cacık tercihi ile sıvı alımını arttırabilirsiniz.

Ek olarak; su içmek kilo vermeyi kolaylaştırır.

İştahı bastırır ve depolanmış yağların metabolize edilmesine yardımcı olur.

Besinlerin sindirimine yardımcı olur ve bağırsak hareketlerinin devamlılığını sağlar.

Yapılan araştırmalara göre, sıvı alımı azaldıkça vücutta yağın depolaması artmaktadır. Bunun nedeni böbrekler yeterli sıvı alımı olmayınca sağlıklı çalışmaz ve böylece yükün bir kısmı karaciğere yüklenir. Karaciğer yağı bedenin kullanabileceği enerjiye çevirmekle görevlidir ve tam kapasite çalışamazsa yağlar bedende depolanıp kalır.

Vücuda gerekli su alımı olmaz ise; çalışma kapasitesi düşebilir, baş ağrısı, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu görülebilir. Eklem ve kas ağrılarının sebebi de susuzluk olabilir.

Beden yeterli su alınca vücut tam kapasite ve doğru bir şekilde çalışır. Sağlıklı günler.

izmir tatlandiriciler

Bir enerji dengesizliği sorunu olan obezitenin tedavisinde ve sağlıklı beslenmede en önemli konu, enerji alımını artıran boş kalori kaynağı şeker ve şekerli yiyeceklerin tüketiminin kısıtlanmasıdır. Ayrıca, diyabetli kişilerde, tatlı algılama duyusunun azalması ve tatlı yiyeceklerin genelde sevilmesi, tatlı yeme isteğini artırmaktadır. Bu ihtiyaçtan dolayı, şeker yerine kullanılabilecek aynı tadı veren ancak, sağlık açısından sakıncası olmayan, düşük kalorili ve/veya kalori içermeyen bazı yapay tatlandırıcıların üretimi ve tüketimi 19. Yüzyılın sonlarında gündeme gelmiştir.

1878 yılında sakkarinin keşfi ile kuvvetli tatlandırma özelliği bulunan yapay tatlandırıcıların kullanılma devri başlatılmış oldu. Bu tarihten sonra tatlandırıcı özelliği bulunan bir çok madde bulunmuş, fakat toksikolojik özellikleri yüzünden ancak bunların bazılarının (asesulfam K, aspartam, alitam, sakkarin, siklamat, dulcin, neotam, gibi) kullanımına izin verilmiştir. I. ve II. Dünya savaşları sırasında oluşan şeker kıtlığı dolayısıyla ve şekerden daha ucuz olması nedeni ile sakkarin kullanımı yaygınlaşmıştır.

Sukroza oranla daha az kalori içermeleri dolayısıyla özellikle kilo kontrol programlarında, diyabet hastalarında “yasak besin’’ kavramını sınırlandırması ile tercih edilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu tatları denerken yapay tatlandırıcılar hakkında süren tartışmalar nedeniyle günlük kullanım dozunu aşmamak en güvenilir adım olacaktır. Yapay tatlandırıcılar, piyasaya sürülüp kullanımları başladığından bu yana kimileri tarafından bir devrim edasıyla karşılanırken, önemli bir grup araştırmacı tarafından da konuya temkinli yaklaşılmıştır.

Tatlandırıcılar yapay tatlandırıcılar ve doğal tatlandırıcılar olarak sınıflandırılabilir.

Yapay tatlandırıcılar genel olarak 2 gruba ayrılır: 1. Enerji içerenler : • Fruktoz, mısır şurubu, maltoz, maltodekstrin. • Şeker alkolleri(sorbitol, mannitol, ksilitol, maltitol, eritritol, laktitol, İsomalt)

2. Enerji içermeyenler : • Sakarin, aspartam, asesülfam potasyum, siklamat. • Alitam ve sukraloz. • Neohesperidin DC Tartışmalara rağmen, yapay tatlandırıcılar aradan geçen zaman boyunca çeşitlenmiş, kullanım oranları artmış ve yine fazlaca tartışılmalarına karşın üretimlerine her geçen yıl hız verilmiştir. FDA (U.S. Food and Drug Administration) tarafından onaylanmış 5 yapay tatlandırıcı vardır; Asesülfam K, Aspartam, Sakarin, Sükralaz, Neotame.”

Siklamat ve alitam ise Avrupa dâhil olmak üzere birçok ülkede yiyecek ve içecek maddelerinde kullanılan yapay tatlandırıcılardır. Bu tatlandırıcıların güvenilirlikleri ile ilgili bir

takım çalışmalarda olumsuz sonuçlar bildirilmişse de, genel olarak toksik ve kanserojen olmadıkları yönündeki kanıtlar daha fazladır ve birçok güvenilir kuruluş tarafından onaylanmıştır. Fakat FDA onay vermemiştir.

Aspartam, şekerden 200 kez daha tatlı bir madde, şeker kadar kalori (4 kkal/g) değerine sahip olmasına rağmen, çok küçük miktarlarda kullanıldığı için kalorisiz olarak düşünülür. Dünyanın 90’dan fazla ülkesinde gıda ve sağlık alanındaki yetkili kurumların, Aspartam kullanımını onaylamıştır, ancak Aspartam gibi pek çok yiyecek katkı maddesi için ADI (Günlük Kabul Edilebilir Kullanım Miktarı) kavramını geliştirmiştir. ADI hayat boyu her gün kullanımı durumunda tamamıyla güvenli sayılacak maksimum miktarı vermektedir. Aspartam için belirlenen ADI/Günlük kabul edilebilir kullanım miktarı kişinin her kilogramı başına 40 mg.’dır. Sağlıklı yetişkinler, 2 yaşından büyük çocuklar, gebe ve emziren kadınlar ve diyabetli hastalar için aspartamın sağlıklı ve emin olduğu, rahatlıkla kullanılabileceği, FDA tarafından belirtilmiştir. Aspartam kullanırken dikkat edilmesi gereken hastalık grubu, genetik bir hastalık olan fenil ketonüri hastalarıdır. Aspartam, Avrupa Birliği’nde gıda katkı maddesi olarak E951 kod adını almıştır. Asesülfam-K şekere göre 200 kez daha tatlıdır ve sıfır kalori içerir, Asesülfam-K vücut tarafından parçalanamaz ve idrarda değişikliğe uğramadan atılır. Kullanım alanı geniştir. Asesülfam-K’ nın en önemli özelliği, diğer tatlandırıcılarla birlikte karıştırılarak kullanıldığında tatlılık derecesinin artmasıdır. ( özellikle aspartam ile birlikte kullanıldığında.) Maksimum kullanım dozu 15 mg/kg/gün olarak belirlenmiştir. Potasyumdan kısıtlı diyetlerde veya sulfa–antibiyotiklere bağlı alerjisi olanlarda dikkatli kullanılmalıdır. Neotam ise, şekere göre 7000 ile 13000 kat daha tatlıdır ve kalori değeri yoktur. FDA Neotam’ı 2002 yılında genel kullanım amaçlı tatlandırıcı olarak onaylamıştır. Gerçek şekerden yapılmış kalori içermeyen tek tatlandırıcı sükrolazdur. Şekerden 600 kat daha tatlı olan sükrolaz, şekerin aksine vücut tarafından bir karbonhidrat olarak tanımlanmadığı için diş çürüklerine neden olmaz . Sükrolaz kan şekerini etkilemez ve diyabet hastalarında kullanımı güvenlidir. Her türlü ısıl işleme uğrayabilir, yapısı bozulmaz, böylece fırın ürünlerinde rahatlıkla kullanılabilir. Tadı şekere en yakın tatlandırıcı olarak bilinir. %85’i emilmeden vücuttan atılır. Emilen sükraloz da idrarda değişmeden atılır. Sükralozun güvenilirliği ile ilgili yapılan çalışmalar sonucunda hiçbir toksik ve yan etkisinin olmadığı saptanmıştır. Maksimum dozu 5mg/kg/gün’dür. Stevia rebaudiana Bertoni bitkisi Güney Amerika’da yerliler tarafından yüzyıllardır geleneksel tatlandırıcı olarak kullanılır. Kalori vermeyen stevia’nın şekere nazaran 230-250 kat daha tatlıdır. Çok az miktarda kalori içerdiğinden kan glukozunu yükseltici etkisi yoktur. Bu nedenle kalori kısıtlaması yapmak isteyen kişiler ve diyabetli hastalar tarafından tercih edilmektedir. Antihiperglisemik ve antihipertansif etkilerine dair çalışmaların yanında

antiinflamatuar, antitümör, anti-diareik, diüretik ve immünmodülatuar etkilerini gösteren çalışmalar da mevcuttur. FDA onaylı bir besin maddesi olarak satılmaktadır.

Beslenme yararları ile ilgili olarak, mevcut çalışmalar, çok sayıda iken, şeker yerine yapay tatlandırıcıların tüketiminin diyabetik bireylerde kilo yönetimi, kan şekeri regülasyonu açısından ya da tip 2 diyabet insidansı konusunda yararlı olduğunu ispatlamamaktadır.

Çoğu durumda şeker yerine tatlandırıcı kullanmak daha az kalori alımına sebep olsa da mevcut veriler kilo alımıyla sonuçlanan deneklerle de karşılaşıldığını bildirmiştir Tip 2 diyabeti önleme üzerinde de herhangi bir olumlu etkisi gözlemlenmemiştir. Benzer şekilde düzenli tatlandırıcı tüketimi kan glukozunun da dengelenmesine sebep olmamıştır.

Bu ürünlerin kullanımı gebe olmayan kişilerde güvenlidir. Gebelik sırasında yapay tatlandırıcıların kullanımı ile ilgili çok fazla çalışma yoktur. Gebelik döneminde yapay tatlandırıcılar ve bunları içeren ürünlerin mümkün olduğu kadar az tüketilmesi önerilir.

Çocuklarda ise enerji içermeyen tatlandırıcı kullanımı için, belirlenen alım düzeyleri, kullanımına yasal olarak izin verilen tüm tatlandırıcılar için kabul edilebilir günlük alım düzeylerinin altındadır. Geniş bir yelpazede yer alan enerji içeren ve içermeyen tatlandırıcıların birkaç türünün karıştırılarak kullanımı sebebiyle çocukların tükettiği enerji içermeyen tatlandırıcı miktarının kabul edilebilir günlük alım düzeylerinin altında olup olmadığı izlenmelidir.

Mor Besinler

Mor sebze ve meyvelere rengini veren madde, antosiyanin maddesidir. Bu bileşen yüksek miktarda antioksidan özelliğe sahip olmakta birlikte sağlığı destekleyici etkiler taşıyor.

• Mor patates

• Mor karnabahar

• Kırmızı Pancar

• Acai Berry – Blueberry

• Siyah Havuç

• Kırmızı Üzüm

• Kırmızı Lahana

• Mürdüm eriği

• Böğürtlen

• İncir

Kalp Hastalıklarına karşı koruyucudur. Antosiyanin, kardiyovasküler hastalıklara karşı korumada, kalp damar kalitesini arttırmada, oksidatif stresi azaltmada etkilidir. Yapılan çalışmalarda antosiyanin içerikli besinlerin tüketimi ile total kolesterol, LDL(kötü kolesterol) ve trigliserit seviyelerinde düşme, HDL(iyi kolesterol) seviyesinde de artış gözlemleniyor. Kırmızı üzümde bulunan resveratrol’un tüketimi, kişide ateroskleroz, hipertansiyon, kalp yetmezliği, kalp krizi riskini azaltmaya yardımcı oluyor.

Görme fonksiyonlarına olumlu etkileri var. Yapılan bir çalışmaya göre antosiyanin içerikli besinler görüş fonksiyonlarının da desteklenmesini sağlıyor. Çalışmaya göre antosiyanin rodopsin yenilenmesine destekçi olarak görüşün daha keskinleşmesinde etkili. Ayrıca, antiosiyaninin damarları koruyucu etkisi sayesinde de görsel adaptasyonu destekliyor. Bu özellik için besinler arasından en iyi siyah havuç örnek gösterilmekte.

Diyabet riskini azaltıyor. Antosiyaninden zengin beslenen kişilerde insülin direncinin, kan glikoz seviyesinin düştüğü bununla doğru orantılı olarak tip 2 diyabet riskini de azalttığı yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir.

Hücre yenilemesine yardımcı. Mor besinler yüksek antioksidan içeriği sayesinde hücrelerini oksidatif stresten koruyor. Bu sayede hücrelerinin her daim canlı ve sağlıklı kalmasını destekleyerek yaşlanmanı da geciktirici etki oluşturuyor. Ayrıca araştırmalar antosiyanin kadar resveratrolün de anti-aging etki taşıdığını gösteriyor.

Yüksek bilişsel performansa olumlu etkileri var. Antosiyaninin her yaştaki bireyde kısa ve uzun dönemde bilişsel fonksiyonları destekleyici etki göstermektedir. Ayrıca antosiyaninden zengin beslenmenin sözel öğrenme ve hafızayı da arttırdığını gözlemlenmiştir. 7-9 yaş arası çocuklarda yaban mersini tüketimine bağlı antosiyanin takviyesinin bu yaş döneminde dikkati arttırma ve öğrenmeyi desteklemeye yardımcı olduğu görülüyor. Bunun dışında antosiyanin, vücutta beta amiloid plağa bağlı hasarı önleyerek Alzheimer Hastalığına karşı da koruyucu etki taşıyor.

Anti-Kanserojen özelliktedir. Yüksek antioksidan yüksek bağışıklığı destekler. Antosiyanin kansere karşı koruyucu özellik gösteriyor. Araştırmaya göre bu bileşen vücutta DNA hasarını önleme, sitokin üretimini arttırma, tümör oluşum ve yayılımını önleme etkileriyle anti-kanserojen özelliktedir.

Karaciğer koruyucudur. Yapılan çalışmaya göre antosiyaninler karaciğeri oksidatif stresten koruyup, hepatik inflamasyonu ve hepatik lipid birikimini azaltarak destek sağlıyor. Ayrıca Yağlı karaciğer hastalarında da tedaviyi destekleyici olarak antosiyanin içerikli besinlerin kullanımının yararlı olabileceği söyleniyor.

Depresyon karşıtıdır. Resveratrol, kişilerde antidepresan benzeri etki oluşturup stres kontrolünde etki gösteriyor. Özellikle kırmızı üzümde bulabileceğin resveratrol tüketimi sayesinde stresini doğal yoldan

azaltmak mümkün. Araştırmalara göre resveratrol tüketimi sosyal ortamla oluşan stresin azalmasına da katkı sağlıyor.

asitliicecekler nutra system

Birçoğumuz gazlı içecekleri su gibi hatta bazılarımız su yerine tüketmektedir. Bu içeceklerin temel bileşeni her ne kadar su olsa da, içerdiği diğer bileşenler toksik ve vücuda ciddi zarar verebilecek nitelikte olup daha çabuk yaşlanmamıza neden olmaktadır. Nedenini gelin birlikte inceleyelim;

§ Gazlı içecek tüketenlerin obeziteye yakalanma ihtimali 1.6 kat daha fazladır.

§ Asitli içeceklerin diyabetle ilişkili sorunu, vücudun şekeri işleme fonksiyonlarında bozulmaya neden olmasıdır. Günde 1 veya daha fazla gazlı içecek içen kadınların ayda en fazla 1 defa gazlı içecek tüketen kadınlara göre tip2 diyabete yakalanma ihtimalleri %83 daha fazladır.

§ Gazlı içecek tüketenlerin diş minelerinin normalden 2-3 kat daha hızlı yıpranmaktadır.

§ Yüksek asit değerine sahip olmaları ve radikal minerallerde dengesizlik yaratmalarından ötürü böbrek taşı oluşumuna neden olmaktadırlar. Üstelik kalsiyum alımına engel olmaktadır. Kalsiyum böbrek taşı oluşumuna engel olan en önemli mineraller arasında görülmektedir. Günde 2 veya daha fazla kolalı içecek tüketmek, böbrek hastalıklarına yakalanma riskini 2 kat arttırmaktadır.

§ Bu içeceklerin içinde glikoz yerine daha çok fruktoz hatta sükroz kullanıldığı için bu kimyasalların vücutta artışı kan basıncını arttırmaktadır.

§ Yüksek asitlik değeri sürekli tüketildiği takdirde sindirim kanalımızda şişmelere, aşınmalara, hazımsızlıklara ve gaz oluşumuna neden olur.

§ İçerdikleri yüksek kafein, hassasiyet, uykusuzluk, tansiyon, sindirim rahatsızlığı ve düzensiz kalp atımı gibi problemlere neden olur.

§ İçerisinde bulunan aspartamın aşırı tüketimi kanserojen etkilidir.

§ Gazlı içecek tüketen insanlarda inme ve kalp krizi riski daha yüksektir.

Gazlı içecek tüketimi sonrası olanlar;

İlk 10 dakika; vücuda 10 çay kaşığı/25 küp şeker girişi olmuştur. Bu kadar yoğun şekeri normalde yutacak olursak anında kusmaya neden olacaktır. Ancak bu olmaz çünkü fosforik asit, tat almaçlarınızı bloke ederek beyninize bu bilginin gitmesine engel olur.

10-20 dakika arasında; kana karışan yüksek oranda şeker, kan şekerini yükseltir. Bu pankreası uyararak yüksek oranda insülin salgılanmasına neden olur. Bu durum pankreasın ani ve aşırı zorlanmasına neden olur. İnsülin artışı, karaciğeri uyarırve hızlı bir şekilde bu yüksek şeker miktarı yağ olarak depolanmaya başlar.

20-40 dakika arasında; kafeinin tamamı bu süre zarfında emilir. Bu yüzden göz bebekleriniz gevşeyerek büyür, kan basıncınız artar. Bunu dengelemek amacıyla karaciğeriniz depoladığı şekeri kana vermeye başlar. Bu hızlı dalgalanma beyninizi olumsuz etkiler.

45 dakika; içindeki kimyasalların beyninize ulaşmasıyla birlikte dopamin salgınız artar ve keyif duymaya başlarsınız.

60 dakika ve sonrası; kanınıza karışan fosforik asit, ince bağırsaklarınıza ulaşarak kalsiyum, magnezyum ve çinko gibi önemli elementleri bağlamaya başlar. Bu sebeple emilim azalır, metabolizma dalgalanır. Şeker ve yapay tatlandırıcıdan ötürü kalsiyum idrarla atılır, kafein idrar çıkışını arttırır.

kolon kanseri ve beslenme

2017 yılı Türkiye Kanser İstatistikleri verilerine göre kolon kanseri erkeklerde en sık görülen kanser sıralamasında hem Türkiye’de hem dünyada 3. sırada yer alırken kadınlarda bu değer dünyada 2, Türkiye’de 3. Sırada yer alıyor. Gastrointestinal kanserler (sindirim sistemi kanserleri), tüm kanserler içinde yüzde 20 oranında ölüm nedeni özelliği taşır. Kolon (kalın bağırsak) ve rektum (kalın bağırsağın makata yakın olan bölümü) kanserleri, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında 3. sırada yer alıyor.

Ülkemizde de çok sık görülen bu kanser türüne, genellikle yanlış beslenme alışkanlıkları, alkol ve sigara kullanımı neden oluyor. Ancak beslenme düzenine dikkat edildiğinde kolon kanserine savaş açılabiliyor.

Serbest radikalleri hızla vücuttan uzaklaştırmasıyla bilinen su, aynı zamanda kanser önleyici etkiye de sahiptir. Bu maddeler böbreklerden idrarla, deriden terle, bağırsaklardan dışkı yoluyla atılır. Bu nedenle her gün günde en az 2-2,5 litre su tüketilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

Bol posalı beslenmeye özen gösterin

Kanserler üzerine yapılan araştırmalar, az posalı gıda tüketen toplumlarda kolon ve rektum kanserlerinin daha yaygın olarak görüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Yüksek posalı besinler, daha hacimli atık maddesi oluşturarak kanser yapıcı maddelerin hızla dışkıyla atılmasını sağlar ve kanser riskini azaltır. Bu nedenle kolon kanserine karşı bol posalı besinler tüketmeye özen gösterilmelidir.

Kırmızı et tüketimini sınırlandırıp, işlenmiş et ürünlerinden uzak durun

Fazla kırmızı et tüketimi kolon kanseri riskini tetikliyor. Çünkü fazla kırmızı et tüketimi, kanserojen heterosiklik aminlerin ve nitrozaminlerin oluşumuna zemin hazırlayarak kansere yol açabiliyor.Ayrıca günümüzde salam, sosis ve sucuk gibi işlenmiş et ürünlerinden de kesinlikle uzak durulması gerekiyor. Ayrıca mangalda yakılarak pişirilen etlerinde önemli bir kansorojen olduğu unutulmamalıdır.

Meyve ve sebze tüketmeyi ihmal etmeyin

Yüksek kalori içeren karbonhidratlarla beslenmenin yanı sıra yetersiz meyve sebze tüketimi de kanserojen özellikteki nitratın nitrite dönüşümüne yol açabilir. Bu dönüşüm ise kanseri tetikleyebilir.

Çünkü antioksidan ve anti proliferatif özellikteki meyveler vücutta, bağırsak iç yüz tabakasının çoğalmasını ve bağırsakta polip oluşumunu engeller. Ayrıca safra asitlerini bağlamak ve bağırsak hareketini arttırarak bağırsaktaki zararlı maddeleri dışarı atmak gibi önemli katkılar sağlar.

Beslenmenize kalsiyum kaynaklarını ekleyin

Kalsiyum içeren besinler kolon kanserine karşı koruyucu etki ile bilinir. Çünkü kalsiyum, kolonda safra ve yağ asitlerini bağlar. Günlük kalsiyum ihtiyacını karşılayabilmek için yeteri kadar kalsiyum alınmalıdır.

Sigara ve alkolü hayatınıza almayın

Sigara ve alkol tüketimi kolon kanserini tetikleyen önemli nedenler arasında yer alıyor. Aktif kullanıcılar sigara ve alkolü acilen bırakmalı, henüz kullanmayan kişiler ise kesinlikle uzak durmalıdır.

D Vitamini yetersizliğine dikkat edin

Yapılan araştırmalarda, D vitamini eksikliği olan kişilerin diğerlerine oranla daha fazla kolon kanseri riski taşıdığını göstermiştir. Bu nedenle D vitamini düzeyinin gereken seviyede olmasına dikkat edilmelidir.

Fazla kilolardan arının

Aşırı kilolu yada obez teşhisi konan kişiler önemli oranda kolon kanseri riski taşıyorlar. Kolon kanserinden korunabilmek için ideal ağırlığa ulaşılmalı ve bu ağırlık korunmalıdır. İdeal ağırlığa sahip olabilmek için ise gereken beslenme alışkanlıkları günlük yaşama uyarlanmalıdır. Kilo problemi kişisel diyetlerle çözülemiyorsa bir uzman desteğine başvurulmalıdır.

Bir doktora danışmadan antibiyotik kullanmayın

Bağırsak floranın kötüleşmesi, kolon kanserini arttıran faktörler arasında. Uzun dönem gereğinden fazla antibiyotik tüketimi ise bu iyi bağırsak bakterilerinin yok olmasına ve bu sebeple bağırsak sağlığının tehlikeye girmesine sebep. Uzun dönemde fazla miktarda antibiyotik kullanımı, bireylerde kolon kanseri riskini arttırıyor. 2017 yılı British Medical Journal’da yapılan araştırmaya göre; uzun dönem de kullanılan antibiyotikler bağırsak florasının bozulmasına bağlı olarak kolon kanseri riskini arttırabiliyor.

Probiyotik-prebiyotik takviyesi

Bağırsak florasının sağlıklı kalabilmesi için düzenli probiyotik/prebiyotik takviyesi yapılmalı. Araştırmalara göre probiyotik takviyesi bağırsak florasının iyileştirmeye yardımcı oluyor. International Journal of Molecular Science’taki çalışmaya göre probiyotik takviyesi bağırsakta tümör oluşumunu engelleyici etki göstererek kolon kanserine karşı koruyucu etki gösteriyor.

Omega 3 alımınızı arttırın

2017 yılı British Medical Journal’daki araştırmaya göre yüksek antioksidan etkiye sahip omega 3, tümör oluşumunu engelleyici etkisi sayesinde kolon kanserine karşı da koruyucu etki taşıyor. Omega 3 balıklardan sağlayabileceğin gibi aynı zamanda dışarıdan takviye olarak da alınabilir.

Selenyum ve folat

Bağışıklığı arttırmada etkili mineraller arasında başta selenyum geliyor. Araştırmalar özellikle selenyum ile folat takviyesinin kolon kanseri riskini azaltmaya karşı etkili olduğu üzerine. Genel bir kan tahlili yaptırıp sonuçlara göre bir uzman yardımıyla bu mineral değerlerini besinlerden veya takviye yoluyla desteklemek mümkün.

Kurkumin ve Slymarin

Zerdeçal içerisinde bulunan kurkumin adlı madde ile devedikeni içerisinde bulunan slymarinin, kansere karşı koruyucu etkiye sahip. 2016 yılı Journal of Cancer’de yayınlanan araştırmada, bu iki fitokimyasalın beraber kullanımıyla vücutta sinerjik etki yaratarak kolon kanseri riskini azaltmada daha fazla etki gösterdiği söyleniyor.

iyi bayramlar nutra system

Bayramın en güzel yanı birçok kişinin ailesini ziyarete etmesi ve bayram sofralarında kalabalık oturulmasıdır. Sofrada geçirilen zamanın uzun olması, Ramazan ayı boyunca oruç tutan kişiler günlük öğün sayısını azaltmaları ve beslenme düzeninde meydana gelen değişiklikler nedeniyle, yemek miktarları fark etmeden artabilir ve yapılan her yemeğin tadına bakma, yemek bitiminde tıka basa doyup,  zorluk çekilmesine neden olabilir. Sonucunda mide yanmaları ve bağırsak problemleri de açığa çıkabilir. O nedenle yeme disiplininin olabildiğince korunması gerekmektedir.

Ayrıca Ramazandaki uzun süreli açlık nedeniyle, metabolizma hızının yavaşlamasına bağlı olarak, daha hızlı kilo alınmaktadır. Ramazan Bayramını daha hafif ve toparlayıcı olarak değerlendirmeye çalışılmalı. Bayramda yemek çeşitlerinin, şeker ve şekerli besin tüketiminin, porsiyon miktarlarının artması nedeni ile 2-3 gün sonunda kilo almaya sebep olabilir.

Bayramda ve bayram sonrası sağlıklı beslenme önerileri

  • Hafif bir kahvaltı ile güne başlanmalı ve gün boyu öğün atlanmamalıdır.
  • Ramazan bayramı boyunca tatlı, çikolata tüketimine dikkat edilmeli, çevrenin ısrarcı tutumlarından ve aşırı yeme eğiliminden mümkün olduğunca uzak kalınmalıdır. Eğer tatlı tüketilecekse hamurlu, şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar tercih edilmelidir.
  • Bayram süresince ve bayramdan sonra da sıvı alımı arttırılmalı, günde yaklaşık 2-2.5 litre su içilmeli, sıvı tüketimini artırmak amacıyla öğünlere, sade soda, ayran gibi sıvı gıdalar eklenebilir.
  • Ramazan ayı süresince oruç tutma nedeniyle yaşanan kabızlık gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarının önlenmesi açısından mevsiminde bol sebze ve meyve tüketimi önemlidir. Meyve tercihi kuru meyvelerden yana yapılabilir.
  • Yaşamın her döneminde yeterli ve dengeli beslenme sağlığın korunması için esastır. Bu nedenle, dört besin grubunda bulunan çeşitli besinler en az 3 ana ve 2 ara öğünde yeterli miktarlarda alınmalıdır. Süt grubunda yer alan süt, yoğurt, et grubunda yer alan et, tavuk, yumurta, peynir, kuru baklagiller, sebze ve meyve grubu ve tahıl grubuna giren ekmek, bulgur, makarna, pirinç vb. besinlerin her öğünde yeterli miktarlarda tüketilmesi önemlidir.
  • Besinler iyi çiğnenmeli, yavaş yavaş, azar azar ve sık yenilmelidir.
  • Her gün düzenli yapılan fiziksel aktivite ile oruç tutma nedeniyle azalan metabolizma hızının artmasını sağlamaktadır. Bu nedenle, öğünlerden en az 45 dk sonra yürüyüş, bisiklete binme, merdiven kullanma vb. gibi aktivitelerle fiziksel aktivite arttırılabilir. Düzenli aktivite yaşamın bir parçası haline getirilmelidir.

Siz ve Sevdiklerinize… NUTRA SYSTEM Ailesi Olarak İYİ BAYRAMLAR Dileriz.

hidroksimetil furfural gıda

Son zamanlarda toplumumuzun daha da bilinçlenmesiyle birlikte rafine şekere açılan savaşla beraber kekler ve tatlılar gibi bir çok besinde daha sağlıklı bir alternatif olduğu düşünülen bal ve pekmez yani doğal şeker kaynakları kullanılmaya başlandı. Peki pişirirken uygulanan ısıl işlemin, yaptığınız yemeği sağlıklıdan zararlı bir alternatife dönüştürdüğünü biliyor muydunuz?

Şekerli gıdaların, uygun olmayan sıcaklıklarda saklanması ve üretimleri sırasında uygulanan ısıl işlemden dolayı hidroksi metil furfural (HMF) meydana gelmektedir. HMF bal ve pekmezde oluşabileceği gibi, süt, meyve suyu veya diğer şeker içerikli gıdalarda da oluşabilmektedir. Bu oluşum, zaman, sıcaklık, su aktivitesi, katalizör miktarı ve kullanılan şekerin yapısına göre değişiklik göstermektedir. HMF ürünlerde kalite kriteri olarak da görülmektedir.

Yapılan araştırmalar HMF’nin yüksek dozda alınmasıyla, üst solunum, göz, deri ve mukozayı tahriş edebileceğini söylemektedir. Bunun dışında genotoksik etkisi olan bu bileşen, DNA üzerinde baz ve şeker modifikasyonu, tek çift zincir kırıkları, DNA protein çapraz bağlanması gibi lezyonlara sebep olup hasara yol açmaktadır. HMF üzerine yapılan başka bir çalışmada da, fazla miktarda tüketimle beraber tümör oluşum riskini arttırdığı gözlenmiştir.

Köy, kasaba gibi yerlerde pekmez üretimi geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Burada düşük sıcaklıklarda uzun süre yapılan ısıtmalarda HMF seviyesi düşük olurken, kısa sürede ürün elde etmek için yüksek sıcaklıklarda ısıtılan pekmez üretimlerinde yüksek HMF değerlerine ulaşılmaktadır. HMF’nin yüksek olması pekmezin çeşidine göre değil, üretim tekniğine göre değişim göstermektedir. Bu konuda Türk Gıda Kodeksi Üzüm Pekmezi Tebliği’nde sıvı pekmezde en fazla 75 mg/kg, katı pekmezde ise 100 mg/kg’a kadar HMF miktarına izin verilmektedir. Yapılan çalışmalarda, vakum altında üretilen%76 suda çözünür kuru madde içerikli pekmezde 35,25 mg/kg HMF oluşurken, açık kazan yöntemine göre 681,40 mg/kg HMF değeri oluşmaktadır. Bu yüzden açık kazanlarda geleneksel yöntemlerle yapılan pekmezler yerine güvenilir markaların vakum altında düşük sıcaklıkta ürettikleri pekmezleri tercih etmeniz daha sağlıklı olacaktır.

Yapılan çalışmalara göre 60-65 derecede pişirme sonucunda pekmezde 30-60 mg/kg HMF oluşmaktadır. Bu da aslında fırına giren pekmezden önerilen sınırları fazlasıyla aşabileceğini ortaya koymaktadır.

Balda HMF, Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliğinde 40 mg/kg a kadar izin verilmektedir . 2010 yılında 35-45-55-65 ve 75 derecelerde 24 saat bekletilen ballar üzerine yapılan bir çalışmada, tüm örneklerde de 65 dereceyi geçtikten sonra HMF miktarının izin verilen limitleri aşmaya başladığı gözlenmiştir.

HMF balın ısıtılmasıyla oluştuğu gibi, uzun süre bekletilmesiyle de oluşabilmektedir. Uygun olmayan şartlarda depolanan ballarda HMF miktarı ciddi oranda artmaktadır. Işık, depo sıcaklığı ve nem baldaki HMF miktarını etkileyen faktörler arasındadır. Örneğin; Bal cam kavanoz gibi şeffaf bir ambalajdaysa, karanlık bir ortamda saklanmalıdır. Bunlarla beraber depolama süresinin de normalden fazla olması HMF miktarını etkilemektedir.

HMF, sadece bal ve pekmezde değil, üretimleri doğru yapılmayan karbonhidrat yönünden zengin ürünlerde de sorun olarak karşımıza çıkabilmektedir. Ayrıca yine sizin de pekmez, bal gibi ürünleri pişirmemeniz veya yüksek ısıdaki süt vb. besinlere eklememeniz gerekmektedir.

stres ve beslenme

Günümüzde yoğun iş temposu, sosyal yaşam, maddi ve manevi problemler gibi birçok etken ruh halimizi etkilemekte; kaygı, endişe, heyecan ve bunlara bağlı stres bizleri etkisi altına almaktadır. Stres durumunda beynin hipotalamus bölgesi etkilenmekte, beyin ve böbreküstü bezlerinden salgılanan hormonların dengesi değişmektedir. Stres durumunda kortizol, adrenalin ve troid hormonları artarken; ruh hali,uyku düzeni ve iştah metabolizmasını etkileyen serotonin hormonu azalmaktadır. Vücuttan salgılanan kortizol hormonunun artması özellikle karın ve göbek bölgesinde yağlanmanın artmasına neden olur. Kontrol edilemeyen stres halinde iştahta artış veya iştah azalması, beyin endorfin seviyesini yükselten şekerli ve yağlı hazır gıdaların tüketimine eğilim, yorgunluk, baş ağrısı, gerginlik, mide bulantısı, terleme, nefes darlığı, aşırı endişe ve kaygı, sindirim sisteminde yavaşlık ortaya çıkabilmektedir. Stres, kaygı ve heyecan halinde değişen duygusal durum iştah artışına neden olabileceği gibi iştah kesilmesine de neden olabilmektedir. İştah artışı; şeker, katkı maddesi, karbonhidrat ve yağ içeriği açısından sağlıksız olan çikolata, pasta, pizza, makarna gibi besinlerin fazla miktarlarda tüketilmesine ve buna bağlı kilo alımına neden olmaktadır. İştahın ve besin tüketiminin çok azalması durumunda ise ani kilo kaybı, halsizlik, adet ve uyku düzensizliği, kas ve güç kaybı, besin öğesi yetersizliği ortaya çıkabilmektedir.

*Stres altında iken miktarı azalan serotonin triptofan aminoasidinden sentezlenmektedir. Stres durumunda çikolata, şeker ve şekerli besinler gibi basit karbonhidratlı besinlere yönelmek yerine vücutta salgılanan serotonin seviyesini yükselten triptofan içeriği yüksek, doğal ve sağlıklı; tavuk, süt, yumurta, kurubaklagiller, muz, kakao, sarımsak, gibi besinler tüketilmelidir.

*Strese karşı etkili besin öğelerinden olan C vitamini, A vitamini, Vitamin B6, Magnezyum, Omega-3, Çinko ve pantotenik Asit yönünden yeterli beslenilmesi stres durumunda ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları önlemektedir. İmmün sistemin baskılanması sonucunda enfeksiyon ve hastalıklara yakalanma sıklığı artmaktadır. Adrenalin oluşumu için C vitaminine gerek duyulmaktadır. Uzun süreli streslerde artan adrenalin düzeyine bağlı olarak daha fazla C vitamini tüketilmelidir. İnsan organizması gereksinimini C vitaminden zengin çilek, portakal, kivi, biber gibi yiyeceklerden karşılamaktadır. C vitamini yetersizliği, makrofajların aktivitesini azaltarak, bakteri ve virüslerin saldırıya geçmesine neden olmaktadır. Havuç, koyu yeşil yapraklı sebzeler, sarı- turuncu

meyvelerde bulunana beta karotenin de immün sistemi olumlu etkilediği bilinmektedir. *Birçok metabolik işlevi olan magnezyumun kortizol seviyesinin dengelenmesine de olumlu etkisi vardır. Yeşil yapraklı sebzeler, ıspanak, maydanoz, roka, tere, pazı, kuru fasulye, mercimek, nohut, kurubaklagiller magnezyumun iyi kaynaklarındandır.

*Vücuttaki endorfin seviyesini arttırmak için ise basit karbonhidratlar yerine posadan da zengin olan kompleks karbonhidrat kaynağı mevsim sebze ve meyveleri, kurubaklagiller , tahıllardan faydalanılmalıdır. Rafine karbonhidratların kan şekeri kontrolünde oldukça önemli işlevi olmaktadır. Bireylerin kan şekeri seviyelerindeki düşüklük yani hipoglisemi durumu zihinsel işlevlerin zayıflamasına sebep olmaktadır. Depresyondaki kişilerle yapılan pek çok araştırmada da bu kişilerde hipoglisemiye rastlamıştır. Bu nedenle rafine şeker tüketimini mümkün olduğunca azaltarak kompleks karbonhidratlardan zengin beslenmek gerekmektedir. Bunu da beslenmenize kuru baklagilleri, sebzeleri, meyveleri ve karışık tahıllı besinleri beslenmenize koyarak sağlamanız mümkündür. *Stres durumunda vücutta su birikimi de artmakta bu da ödemlere neden olmaktadır. Tuz tüketimini azaltmak hem stresle yükselen tansiyonun dengelenmesine hem de vücutta sıvı toplanmasının azalmasına yardımcı olacaktır. * Yine bağışıklı sistemini desteklemede koyu yeşil yapraklı sebzelerde bulunan folik asit, deniz ürünleri, kırmızı et ve tohumlarda bulunan çinko da vücuda yarar sağlamaktadır. * Stres altında olan organizmanın protein gereksinimi artar. Dolayısı ile yumurta, et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri sıklıkla tüketilmelidir. * Stres ya da anksiyeteden şikayet eden kişilerin bazı önemli beslenme kurallarına uyarak vücut biyokimyasını desteklemeleri gerekir. Yapılan araştırmalara göre de zararlı stres ile zararsız stres arasındaki fark kişinin vücut sistemlerinin gücünden kaynaklanır. Burada önemli olan alınan enerjinin kalitesi olmaktadır. Bu nedenle rafine gıdalardan uzak kaliteli beslenmek gerekir. * Ayrıca bireylerin tükettikleri kafein miktarına dikkat etmesi gerekir. Çok düşük miktarda kafein bile örneğin kafeinsiz kahvedeki miktarlar; depresyon, anksiyete, huzursuzluk, sık tekrarlayan baş ağrıları, kalp çarpıntısı ve uykusuzluk gibi belirtilerle seyreden durumları oluşturabilir. Kronik kafein tüketimi zihinsel

ve fiziksel uyarıcı olması nedeniyle hem anksiyeteye hem de depresyona yol açmaktadır. Bu nedenle de günlük kafein tüketimini en fazla 2 fincan kahve içerek sınırlandırmak gerekmektedir. * Yüksek miktarda alkol alımı böbreküstü bezlerinin salgısını arttırır ve vücut işlevlerini bozmaktadır. Özellikle sinir sisteminde 0.05g/dl düzey alınan alkol bile etkisini gösterebilir. Yapılan çalışmalarda alkol alımı sonrasında almayanlara göre anksiyetenin daha fazla görüldüğünü göstermiştir. Sıklığına ve miktarına dikkat ederek alkol miktarı ayarlanmalıdır. * Yemekler her zaman rahatlatıcı bir ortamda yenilmelidir. Yemek yenilen ortamın ferah, rahatlatıcı ve hijyen açısından güvenilir olması daha rahat ve huzurlu yemek yemeğe olanak sağlar. Ayrıca yemeği hızlı ve büyük lokmalarla yemek yemek sindirimi de olumsuz etkileyerek stres yaratabilir. Bu nedenle yavaş yavaş ve huzurlu bir şekilde yemeği daha keyifli bir ihtiyaç haline dönüştürmek gerekmektedir.

Fiziksel aktivitenin de stresin önlenmesinde ve kontrol altına alınmasında önemli etkileri vardır. Hem stresten korunmak için hem de stresin vücudumuzda yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için yaşamımıza hareket katmayı ihmal etmemeliyiz. Modern çağın hastalığı olarak adlandırılan stresin yaşam kalitemize ve beden sağlığımıza etkisi olduğu ve stresle mücadele için beslenmenin anahtar rol üstlendiği bilinmelidir. Stres kalıcı yeme davranış bozukluğuna neden oluyorsa mutlaka beslenme ve diyet uzmanı ile psikolog yardımına başvurulmalıdır.

izmir kanser ve beslenme

Kanser oluşumu birçok nedene bağlıdır. Genetik faktörler kadar yanlış beslenme de kansere yol açan nedenlerden biridir. Yapılan çalışmalar; beslenmenin, çoğu kanserlerde % 10 ile % 70 arasında etkili olduğunu göstermektedir. Henüz genlerimizi değiştiremesek de, beslenmemizi düzenleyerek kanserden korunabiliriz. Kötü beslenme, hareketsizlik ve obezite kanser riskini arttırırken, doğru beslenme, fiziksel aktivite ve ideal bir kilo bu riski %30-40 oranında azaltmaktadır. Özellikle sağlıklı beslenme mide, kolon ve meme kanserlerine karşı koruma sağlamaktadır.

Kanser Riskini Arttıran Faktörler

* Sigara içmek

* Bakteri ve virüs enfeksiyonlarının hızlı gelişmesi

* Çok miktarda yapay kimyasallarının alınması

* Aşırı alkol alımı

* Radyasyona maruz kalma

* Düzensiz yaşam, çok eşlilik

* Aşırı yağ ve yağlı besin alımı

* Taze sebze ve meyvelerin az alınması

* Posalı (lifli) besinlerin az alımı

* Olumsuz çalışma koşulları

* Tuzlanmış, tütsülenmiş, dumanlanmış besinlerin aşırı alımı

Meyve ve sebze tüketimini ihmal etmeyin!

Meyve ve sebzeler beta-karoten, C Vitamini, E vitamini ve Selenyum içerir. Bu öğeler antioksidanttır ve hücreleri hasardan korur. Birçok sebze ve meyve posa ve fitokimyasallar için düşük yağ ile alındığında mükemmel birer kaynaktır. Lutein brokoli ve koyu yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Lykopen domateste bulunur ve bu fitokimyasallar kanserle savaşmada rol alırlar.

Kuru baklagiller ve tam tahıllar Posadan zengin, yağdan fakir bir diyet kolon ve rektum kanserine karşı koruyucudur. Posa bağırsaktaki kanser yapıcı maddeleri kendi bünyesine alarak vücudumuzdan atılmasını sağlar. Kompleks karbonhidratları ve posadan zengin besinleri daha çok tüketmeye çalışın. Kabuğu ile yenilebilir meyveleri, kuru baklagilleri, sebzeleri ve tam tahıl ürünlerini tercih edin.

Yağ tüketimine dikkat !

Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır. Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) yağ içinde birikir ve fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.

Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler. Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.

Çoklu doymamış yağ asitlerinden zengin sıvı yağlar uygun şartlarda saklanmazsa kolay okside olurlar. Oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar. Hayvansal yağlarda genellikle doymuş yağ, kolesterol ve kalori yüksekken bol posalı besinler düşüktür. Besinleri düşük yağlı özellikle de doymuş yağdan fakir şekilde tüketmeye çalışın. Haftada en az 2 gün balık tüketimi omega 3 yağ asidi alımı açısından önem taşımaktadır.

Proteinler

Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir. Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.

Alkol kullanımı

Fazla bira içenlerde kalın bağırsak-rektum kanseri daha fazla görülür. Sert içkileri fazla tüketenlerde, ağız, baş ve boyun kanserleri sık görülür. Alkol tüketimi fazla olanlarda karaciğer kanseri sık görülür.

Sigara

Alkol alımı sigara ile birleştiğinde; ağız, gırtlak, boğaz ve yemek borusu kanseri risklerini artırıcı etki göstermektedir. Kadınlar meme kanserinden korkarken akciğer kanserinden ölme oranının daha fazla olduğunu unutmamalılar.

BAZI BESİNLERDE BULUNAN ÖZEL MADDELER VE KANSER

Özellikle ailesinde kanserli birey olan ve kansere yatkınlığı olanlar, sigara içenler ve kirli havalı kentlerde oturanların bu besinleri fazlaca tüketmelidirler.

Proteaz engelleyiciler; Soya fasulyesi, mercimek, kuru fasulye, nohut, taze fasulye, bezelye, vb.

Oksitlenmeyi önleyiciler; Meyveler, ceviz, fındık gibi sert kabuklu meyveler

Biyoflavanoidler; Turunçgiller, kayısı, karadut, kızılcık, kiraz, vişne, kuş üzümü, üzüm

Kükürtlü maddeler; Lahanalar, karnabahar, ıspanak, pazı, turp, pancar yaprakları, şalgam ve yenebilen otlar, sarımsak, soğan, pırasa

Selenyum; baklagiller, balık, ay çekirdeği, soğan, turp, sarımsak, mantar, yumurta

Omega 3; sardalye, uskumru, somon, ceviz, keten tohumu, semizotu

Çinko : En zengin kaynakları, ay çekirdeği, su ürünleri, etler, mantar, yumurta ve kuru baklagillerdir. Yeterli düzeyde çinko alımı, A vitamininin etkisini ve savunma sistemini güçlendirerek kansere karşı koruyucudur.

Kalsiyum; süt, yoğurt, peynir, dondurma, yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagillerdir. Kalsiyum, kemik ve kalın bağırsak kanser riskini azaltır.

Yapılan hatalar

EKMEK; Gereğinden çok alınıp küflendirme Küf toksinlerinden karsinojenler oluşabilir

MISIR, BULGUR, PİRİNÇ,YARMA, KURU MEYVELER,FISTIK, FINDIK, CEVİZ, VB.; İyi kurutmama, nemli yerlerde saklama, açıkta satılan yerlerden alma ve uzun sürede bitirilmesi Küf toksinlerinden karsinojenler oluşabilir

TUZLANMAMIŞ PEYNİRLER VEKAVURMA; İyi saklamayarak küflendirme Küf toksinlerinden karsinojenler oluşabilir

SÜT, YOĞURT; Aydınlık yerde bekletme Vitamin kaybı olur

PATATES; Aydınlık yerde bekletilerek çimlenmesi, yeşillenmesi Zehirli maddeler oluşur

ETLİ, YUMURTALI, SÜTLÜ YEMEKLER; Hazırlandıktan sonra odada bekletme Zararlı mikroplar çoğalır, vitamin kayıpları oluşur

HAZIRLANMIŞ YİYECEKLER; Açıkta bekletme, sinek ve haşere teması Zararlı mikroplar oluşabilir.

TENEKE VEYA KUTUDA SALÇA; Açıldıktan sonra kutuda bekletme Minerallerin yararlılığı azalır, kurşun miktarı artar.

YOĞURT, PEKMEZ, SALÇA,REÇEL, TURŞU, VB.; Boşalmış deterjan ve ilaç kovalarında, sırlı kaplarda, boyalı plastiklerde saklama Kurşun ve kanser yapıcı diğer maddeler besine geçer

Kanser riskini arttıran besinler;

• Yağda kızartılmış besinler

• Tuzlanmış besinler

• Tütsülenmiş besinler

• Nitrit, nitrat eklenmiş besinler; (salam, sucuk, sosis gibi) yenildikten sonra midede nitrozaminlere dönüşürler. Nitrozaminler kimyasal kanserojendirler. Bu tür besinlerle birlikte C vitamininden zengin bir besinin tüketilmesi (meyve, salata, domates vb) nitrozamin oluşumunu engelleyerek kanser riskini azaltır

Özetle nasıl beslenmeliyiz?

Egzersize önem verin! Obezite meme, kolon, safra kesesi ve uterus kanseri ile ilişkilidir. Vücut ağırlığının en iyi kontrol yolu fiziksel aktiviteyi devam ettirmek ve porsiyon büyüklüklerinizin kontrolü ile olur. Doğru kilo ve vücut kompozisyonuna sahip olmalıyız.

Basit karbonhidratlar yerine kompleks karbonhidratlar tüketmeliyiz.

Kırmızı eti haftada 2 kereden fazla tüketmemeli, balığı ise haftada 2-3 kere tüketmeliyiz

Yağ tüketimine dikkat etmeliyiz.

Günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketmeliyiz.

Pişirme ve saklama tekniklerine özen göstermeliyiz

nutra system down sendromu

Down Sendromu çocuğunuzun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır.
İnsan vücudunu oluşturan hücrelerin çekirdekleri, kromozomlarla birbirlerine bağlanmış olan genlerden oluşmuştur. İşte bu genler ve kromozomlar fizyolojik ve kişilik yapımızın ana unsurlarıdır, dolayısıyla çocuğunuzun fazladan sahip olduğu bir kromozom onun hayatını etkileyecektir. Kromozom anomalilerinin çoğunda embriyo gelişemez. Down Sendromu embriyonun gelişimini tamamlayabildiği bir durumdur.

Çocuğunuzun fiziksel görünümü diğer çocuklardan biraz farklı olabilir, bir takım sağlık sorunları bulunabilir. Fakat unutmayın ki, bazı çocukların sarı saçlı, bazılarının mavi gözlü olması gibi sizin çocuğunuzun da Down Sendromlu olması bir genetik farklılıktır.

Down Sendromu konusunda iki şey kesindir. Birincisi, Down Sendromunun kaynağı anne-baba değildir ve hamilelik öncesi veya sırası olan hiç bir şey çocuğun Down Sendromlu doğmasına yol açmaz. İkincisi, diğer çocuklar gibi Down Sendromlu çocukların da kendilerine özgü kişilikleri, yetenekleri ve düşünceleri vardır. Diğer çocuklar gibi onlar da farklı kişiliğe sahip bir birey olarak büyüyeceklerdir.
Dünyanın her yerinde ve tüm insan ırklarında Down Sendromu mevcuttur ve zamanla ortaya çıkan bir durum değildir. Down Sendromlu insanların, insanoğlunun oluşumundan beri var olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla Down Sendromunu yaşamın doğal bir parçası olarak kabul etmek yanlış olmasa gerek.
Hastalıkta kilo almaya meyil vardır. Eğer dikkat edilmez ise aşırı kilo almaya doğru eğim oluşabilir. Onun için dengeli ve düzenli beslenmesine yönelik programlar oluşturulmalıdır. Hareket kabiliyeti ve fiziki gelişimi için yoğun kilo alması engellenmelidir.

Bebeklik döneminde kas güçsüzlüğüne bağlı olarak emme güçlüğü yetersiz beslenmeye yol açabilir. Bebek beslenirken kucakta dikçe tutulmalı ve böylece sütün soluk borusuna kaçması önlenmelidir. Beslenme sonrası bebek 5-10 dakika kucakta tutularak emme sırasında yuttuğu havanın çıkması beklenmeli, daha sonra bir süre de sağ yanına yatırılmalıdır. Down sendromlu çocuklarda, bazen burun tıkanıklığı da emme zorluğuna yol açabilir. Bu nedenle burun sık sık temizlenmeli, gerekirse doktorun önerisi doğrultusunda burun damlası kullanılmalıdır.
Şişmanlık çocuğun fiziksel aktivitesini azaltacağından bebeklik çağından itibaren aşırı kilodan kaçınılmalıdır. Kas tonusunun zayıflığı nedeni ile hareketlerinde zorlanan bebeğe aşırı kiloların getireceği yük, onun bazı hareketleri becerebilmede daha da gecikmesine yol açar. Dengeli beslenme, yüksek kalorili yiyeceklerden kaçınma ve devamlı egzersiz konularında anne babalar bilgilendirilerek, hayatın tüm evrelerinde sorun olabilecek aşırı kilodan çocuklarını koruyabilmeleri ve uygun beslenme alışkanlıklarını kazandırmaları için yardımcı olmak gereklidir. Yeni doğan ve bebeklik çağındaki Down sendromlu bebeklerde kas zayıflığına ve hareketsizliğe bağlı olarak kabızlık sıkça rastlanan bir şikayettir. Uygun beslenme rejimleri ile önlenebilir.

doğumdan hemen sonra bebeğe ayrıca özel ilgi olmalıdır. Fiziki gelişiminin desteklenmesi için uzman fikrine ihtiyaç olabilir. Dış görünüşünü ve hareket kabiliyetini daha olumlu hale getirebilmek adına bir takım tedavi metotları sağlanabilir. Örnek olarak; ayna karşısında çocuğun mimiklerinin gelişmesini sağlayıp, bu kaslara hareketlilik sağlanabilir. Yine dil ya da ağız çevresinde buz gezdirme yöntemi ile duyarlılık artırılabilir. Down sendromunda fiziki tedavi hastaya önemli ölçüde yardım sağlar ve zihinsel açıdan da yarar sağlayabilir.

Page 1 of 81 2 3 8

2015 © Tüm Hakları Saklıdır - Nutra System Polikliniği